Haber

7 kez yıkıldı, 7 kez küllerinden yeniden doğdu: Hatay

6 Şubat depreminden 10 şehir etkilendi. Ancak en fazla yıkım Maraş, Malatya, Adıyaman ve Hatay’da yaşandı. Özellikle Hatay bu şehirler arasında yıkımın en çok hissedildiği şehir oldu, çünkü şehrin neredeyse yarısı ya enkaz altında kaldı ya da hasar gördü.

Türkiye’nin en güneyinde, Suriye sınırında yer alan kentin tarihi depremlerle anılıyor. Şu ana kadar 30 depremin kaydedildiği Hatay’da bunlardan 7’si şehrin tamamen yıkılmasına neden oldu. Dolayısıyla Hatay’ın 6 Şubat depremiyle 8’inci kez yerle bir olduğu söyleniyor. Daha önce 7 kez yıkılıp her seferinde yeniden inşa edilen Hatay’ın ‘küllerinden doğmasını bilen’ bir şehir olduğunu söylemek oldukça yaygındır. Peki tarihindeki depreme rağmen Hatay neden 7 kez yıkıldı? Hatay 8. kez nasıl organize edilecek? Daha önce defalarca yapılan hataların tekrarlanmaması için ne gerekiyor?

Bu sorulara ve daha fazlasına MSGSÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden Dr. Dr. Tuğçe Tezer ile konuştuk. Doktora tezini Antakya üzerine yazan Tezer, depremlerden önce de Antakya’yı çok ziyaret etmiş, aynı zamanda Antakya halkıyla da yakın dost olmuş bir insandı. Yaşanan depremlerden sonra Antakya ile bağlarını hiç koparmayan Tezer, şehrin kültürü, doğası ve tarihiyle birlikte yeniden ayağa kalkması için çalışıyor.

MSGSÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden Dr. Tuğçe Tezer

‘BU DEPREMDEN ÖNCE YAŞANAN DEPREMLERDEKİ YIKIMI HAYAL ETMEK KOLAY DEĞİLDİ.’

6 Şubat depreminde büyük hasar gören Hatay, daha önce de defalarca depremle yıkılıp yeniden inşa edilen bir şehir. Hatay’ın deprem geçmişi bilindiği halde her seferinde yıkımla karşı karşıya kalması bize ne anlatıyor? Nelerden ders alamıyoruz?

Hatay, tarihi boyunca birçok kez yıkılmış bir şehirdir. Belli ki burada yerleşim kurulması ve buraya yerleşme konusunda bir ısrar var. 1872 depremiyle ilgili şöyle yazıyordu: “Eski Antakya’daki 149 ev dışında tüm evler yıkıldı.” Elbette bugün tarihteki Antakya depremleriyle kıyaslanabilecek kadar büyük bir yıkım yaşadık ama belki de bu deprem öncesindeki depremlerdeki yıkımı hayal etmek kolay olmadı.

Antakya dışında genel olarak yerleşimlerin tarihi üzerine çalışıyorum ve bazı özellikler yerleşim tarihinde oldukça yaygın. Mesela bir su kenarına ya da bir ovaya yerleşme eğilimi olduğunu görüyoruz. Antakya’nın bulunduğu konum bu özellikleri karşılıyor ama teknik olarak baktığınızda zemin özellikleri açısından hiç de güçlü olmayan, büyük bir kısmı ise ‘zayıf’ ve ‘en zayıf’ bir alandan bahsediyoruz. toprak direnci. Daha önceki depremlerde de büyük can kayıpları yaşanmıştı ama o zamanın teknolojisi ve birikimi nedeniyle buradaki fay sınırları ve temel yapısı bilinmiyordu. Burada yeniden kurulmasında ısrar edilmesinin nedeni kısmen ‘Antakyalı’ olmak ve Antakya’lı olmakla ilgili… Kültür, inanç ve toplumsal doku çeşitliliğiyle yakından ilgili bütünsel bir durum var orada. Başınızı çevirdiğinizde Ortodoks Kilisesi’ni selamlayıp oradan devam etmek, Affan Kahvesi’ne uğrayıp bir kahve içmek, ardından Uzun Çarşı’ya girip Köprübaşı’ndan çıkmak gibi birçok ritüelin olduğu bir günlük yaşam var.

Antakya Ortodoks Kilisesi deprem sonrası yıkılan tarihi yapılar arasında yer alıyor.

‘HER ŞEHİR PLANLAYICISI KURMUŞ GÖLDE HAVALİMANI İNŞA ETMENİN YANLIŞ OLDUĞUNU BİLİR’

Kentin depremden önce birçok sorunu vardı. ‘Deprem oldu, her şey bir anda çöktü’ gibi bir yaklaşım hem gerçek dışıdır, hem de adaletsizdir. Kentin bu kadar tahrip olmasının birden fazla nedeni depremden önceki yıllarda ortaya konmuştur. Doğal bir olay olan depremi doğal afete dönüştüren her şey insan eliyle yapılmıştır. Bu nedenle bizi gerçeklikten ve bilimsel görüşten uzaklaştıran tamamen kaderci bakış açısını reddediyorum.

Şu anki halimizle artık 1872 yılında değiliz. 2023 yılında, günümüzün modern teknolojisiyle fay sınırının nereden geçtiğini, zemin özelliklerinin nasıl olduğunu, mikrobölgeleme analizleri ile parsel ölçeğinde zemin dayanıklılığını, hangi teknolojiyi kullandığımızı bileceğiz. Güçlü yapılar inşa etmek için kullanılabilir. Dolayısıyla şu anki sorumluluğumuzun büyüklüğü aslında bundan kaynaklanıyor. Antakya’nın depremselliğini 100-150 yıllık periyotlarda meydana gelen 7’den büyük büyüklükteki depremler olarak kabul edersek, daha sonra meydana gelecek depremlerin doğal bir olay olup doğal afete dönüşmemesinin artık tarihi bir zorunluluk olduğunu kabul etmeliyiz. . Çünkü birçok meslek odasının bu durumu defalarca ilgili kurumlara bildirdiğini ve kamuoyuna duyurduğunu biliyoruz.

Amik Gölü’nün kurutulması, havalimanı yapılması, tarım arazilerinin, zeytinliklerin imara açılması var… Dolayısıyla depremde ilk zarar gören yerlerden biri havalimanı yolu, ikincisi ise havalimanı pisti oldu. Uzman olmaya gerek yok, her şehir plancısı kurumuş bir göle havalimanı yapmanın yanlış olduğunu bilir. Bu konuda bir örnek vereyim; Ekim ayında, sarsıntılardan önce, içinde bulunduğumuz uçak havalimanına yaklaşırken, her şeyin sular altında olduğunu gösteren bir fotoğraf çektim. Bu oradaki herkesin bildiği bir durum. Bizim sorunumuz bilgi eksikliğinden kaynaklanmıyor yani…

Deprem nedeniyle Rönesans Residence çöktü ve bin kişi hayatını kaybetti.

‘RÖNESANS REZİDANSINA İZİN VERİLEN 2.8 EMSİ İLE ZORLU MERKEZİ NEREDEYSE İNŞA EDEBİLİRSİNİZ’

1999 Marmara Depremi’nin ardından uygulamaya konulan deprem yönetmeliği dünyanın en iyilerinden biri olarak kabul ediliyor. Ama yine de her depremden sonra büyük yıkımlar yaşanıyor. Teoride değil de pratikte sorun mu yaşıyoruz?

Uzmanlar, deprem yönetmeliğinin çok uygun olduğunu ancak yönetmelikte belirtilen ivme aralığının depremin yarattığı ivmeye göre düşük olduğunu söylüyor. Bu yönetmeliğe göre inşa edilen binaların birçoğu, fay hattına yakınlığına bağlı olarak bu depremde ya hasar gördü ya da yıkıldı. Çünkü jeoloji mühendislerinin açıklamalarına göre Hatay’daki deprem, zemin yapısı, ivme gibi değişkenler nedeniyle 7-8 büyüklüğünden çok daha yüksek hissedildi.

Bu yönetmeliğe göre yapıldığı söylenen ve yaklaşık bin kişinin hayatını kaybettiği Rönesans Residence’ı hatırlatmak isterim. Geçmişte buranın zeytinlik olduğu biliniyordu. Hatay’ın birçok yerinde sıvılaşma meydana geldi. Bu nedenle bazı binalar zemin ve zemin katlara inşa edilmiştir. Peki defalarca yıkılıp yeniden inşa edilen bu şehir hakkında bilinenler nasıl gelecek nesillere aktarılamazdı?

Bu çok hoş bir soru. Ne yazık ki tek bir cevap yok. Çünkü buradaki sorun, sorumluların afet öncesi önlem almak için gerekli bilgileri bilmemelerinden kaynaklanmıyor. Rönesans Residence’ın üretimi 2013 yılında tamamlandı. Biraz geriye gidelim…

Hatay 2012 yılında büyükşehir statüsüne kavuştu. 2014 yılında Hatay Büyükşehir Belediyesi kurulup faaliyete geçti. Ondan önce Antakya, Hatay’ın merkez ilçesiydi ve çevresinde köy ve kasabalar vardı. Büyükşehir kurulduğunda beldeler ilçelere, köyler ise mahallelere dönüştü. Büyükşehir Belediyesi öncesi dönemde tüm belde belediyeleri kendilerine yönelik pratik imar planları yapmıştı. Beldeler için belde belediyeleri, köyler için ise İl Özel İdaresi tarafından 1/1000 ölçekli planlar yapıldı. Ekinci Belediyesi, belde belediyesi iken 2010 yılında imar planı revizyonu yaptı. Ekinci Belediyesi tarafından hazırlanan bu plana göre Rönesans Residence’ın inşa edildiği parsel ve çevresi zeytinlik iken ancak 2,8 metrekare verildi. Çıkılacak kat için bir üst sınır (hmax) belirlenmemiştir. Neredeyse 2.8 eşdeğer fiyatıyla Güçlü Merkez yapabilirsiniz, öyle düşünün. Konutun etrafındaki zeytinliklerin eşdeğerleri bu dönemde 0,4-0,5 aralığında…

Rönesans Residence’ın müteahhitinin kim olduğuna baktığımızda 2011 yılında düzenlenen Hatay Deprem Çalıştayı’nda konuşmacılardan biri olduğunu, hatta o dönem Mimarlar Odası Hatay Şube Lideri olduğunu görüyoruz. Sizce burada bir bilgi sorunu var mı? Ne yazık ki Rönesans Residence’ın neden yıkıldığına bakmak bize çok değerli bir bilgi daha veriyor. Evet zemin çok kötü ve inşaata uygun değil. Ancak çok ileri teknoloji ile düşük yoğunluklu ve dayanıklı bir yapı mümkün olacaktır. Antakya’da birçok binanın yıkılmasına neden olan başka ihmaller ve mühendislik kusurlarının olduğu söyleniyor. Yapı denetimi dediğimiz bir süreç var. Bu, bir binanın izin sürecinin her aşamasında kontrol edildiği anlamına gelir. Bu süreçte bunların gerektiği gibi yapılmadığını söylemek muhtemelen sürpriz olmayacaktır.

‘TÜM BİLGİ VE UYARILARA RAĞMEN ŞEHRİ DAHA DAYANIKLI HALE GETİRMEK İÇİN HİÇBİR ADIM ATILMADI’

‘Neden bu kadar yıkım oldu?’ sorusunun yanıtlarından bazıları bunlar. Hatırlarsanız 2018 yılında ‘İmar Af Örgütü’nün o zamanki versiyonu olan ‘İmar Barışı’ yayımlanmıştı. Sadece Hatay’dan bildiğim kadarıyla 90 binin üzerinde başvuru vardı. İmar Barışı ya da İmar Affı genel olarak mühendislik hizmeti almamış ya da herhangi bir nedenle ruhsatsız hale gelen binaların herhangi bir güçlendirme yapılmadan ruhsatlandırılması anlamına geliyor…

2006 yılına dönelim… 2006 yılında Hatay için deprem, canlı fay sınırı, taban direnci gibi çok önemli haritalar yapıldı. 2011 yılında Hatay Deprem Çalıştayı yapılıyor. 2018’de ‘İmar Barışı’, 2021’de İRAP (İl Afet Risk Azaltma Planı) raporu ve Jeoloji Mühendisleri Odası’nın hazırladığı ‘Faylar Üzerinde Yaşayan Şehirlerimiz: Hatay’ raporu yayınlanıyor. Ne yazık ki IRAP raporundaki ikinci senaryo neredeyse birebir gerçekleşiyor. Tüm bunlara rağmen 2023 yılına kadar Hatay’ın ve Antakya’nın daha güçlü olması yönünde hiçbir adımın atılmamış olması, başta yetkili ve sorumlu kurumlar olmak üzere herkesin şapkasını sırtına koyup düşünmesi gereken bir konudur.

Antakya’nın en eski mekanlarından biri olan Affan Kahvesi de deprem nedeniyle ağır hasar gördü.

Hatay’ın tarih boyunca yıkılıp yeniden yapılanması, ‘küllerinden doğmasını bilen şehir’ olarak aynı zamanda bir gurur anlatısına da dönüşüyor. Her seferinde yıkılan bir şehrin bu gurur hikâyesini nasıl okumalıyız?

Bu soru beni hiç düşünmemeye çalıştığım bir iddiayla yüzleşmeye zorlayan sorulardan biriydi. Bu nedenle öncelikle teşekkür etmek isterim. ‘Antakya küllerinden doğmasını bilen şehirdir’ cümlesine neden olumlu baktığımı cevaplayayım. Antakya’nın daha önce de defalarca yıkıldığını ve aynı yere inşa edildiğini biliyoruz. 1872 depreminden sonra buradakilerin kurduğu Antakya, hâlâ aklımda duran Antakya’dır. Her ne kadar yöre halkı, özellikle de belli bir yaşın üzerindekiler, o dönemlere göre kentleşme açısından çok bozulduğunu söylese de Antakya, ne kadar güzel olduğuna inanamadığım bir yerdi. Antakya, fiziki konumunun ötesinde sosyal dokusuyla benim için ‘kimsenin kendini yabancı hissetmediği bir huzur ve güven ortamı, kendiliğinden bir katılım durumu’ anlamına geliyor. Burada ‘küllerinden doğmak’ derken, ‘Antakya olunca iyileşti’ diyebilir miyim diye kendime soruyorum. Antakya halkının, birbirine sahip çıkan, birbirine sahip çıkan, dışarıdan gelenleri inançla bünyesine katan yerel halkın tavrını bir kez daha gördüğümüzde Antakya benim için daha güzel olacak. Örneğin; Kurtuluş Caddesi’nde Affan Kahvesi’ni bulmak, 5 Şubat’ta Affan Kahvesi’nin girişindeki masada kahvesini içen yaşlı adamı yine aynı masada bulmak… Beni içeri davet eden kahvehanenin görüntüsünü yeniden görmek… geçerken… Öyle olunca ‘Hatay iyileşti’ diyebilirim.

Ancak bu konuda size katılıyorum; Tekrar tekrar küllerinden doğmak, bir yıkımın tarihini ve bu yıkıma neden olan koşulları içeriyor.

6 Şubat depremlerini 1800’lü yıllardaki depremlerden ayıran en temel özellik, şu an sahip olduğumuz bilgi ve teknolojiyle, cehalet veya sorumsuzluktan kaynaklanan daha önceki hataları tekrarlama hakkımızın olmamasıdır…

‘SONRAKİ NORMAL ESKİ NORMAL OLMAMALI’

Hatay’da enkaz kaldırma çalışmaları sürüyor. Temel ihtiyaçlar kapsamındaki pek çok sorun hâlâ çözülmedi. Bir yandan da ‘Hatay’ın yeniden imarı’ konuşuluyor. Peki bu yeniden yapılanma sürecinde daha önce öğrenilmeyen birçok dersin alınacağını düşünebilir miyiz?

‘Yeniden yapılanma’ demekten kaçınıyorum. Yeniden yapılanma, tamamen yok edilen bir şeyin sıfırdan inşa edilmesi anlamına gelir. Antakya ile ilgili bu ifadeyi Şubat ayından bu yana hiç kullanmadım ve kullanmayı da düşünmüyorum. Ben buna ‘tamir ve rehabilitasyon’ ya da ‘iyileşme süreci’ demeyi tercih ediyorum. Çünkü burada olması gerektiğine inandığım şey; Tanıdığımız, sevdiğimiz, andığımız Antakya’yı anlatmamızı sağlayacak koşulları sağlamak…

Ancak şehrin ve doğanın nefes alma mekanları olan vadilerin, sahillerin ve doğal alanların moloz çöplüğüne dönüştüğünü düşünün. Tarım alanlarına beton dökülerek geçici barınma alanları yerleştirilir. Maalesef bugünden itibaren bu alanların bir süre sonra tarımsal özelliğini kaybetmiş alanlar olarak haritalarda işaretleyeceğimiz alanlar olacağını görebiliyoruz. Burada binlerce pratik sorun var; eğitim, sağlık, barınma, hijyen, temiz su, güvenlik gibi… Buradaki insanların hayatlarının ‘normal’e dönmesi için belli tempoda, belli zamanlar ve hedefler belirlenerek harekete geçilmesi gerekiyor. Bir sonraki normal eski normal olmamalı. Hiçbir şeyden ders almadığımız, bilimsel ve teknik olarak bildiklerimizi pratiğe dökemediğimiz, kentsel alanlarda kira sorununun temel belirleyici olmadığı, afete dayanıklı bir kent hedefleyen sosyal ve mekânsal bir yaklaşımdan bahsetmek zorundayız. her şey mülkiyet üzerinden tanımlanmıyor… Dolayısıyla ‘yaşam hakkı’ belirleyicidir.

‘Onarım ve rehabilitasyon’ süreci nasıl olmalı? Depremden bu yana geçen 9 ayda bu yönde adımlar atıldığını düşünüyor musunuz?

Biraz da ‘yeniden yapılanma’ sorununa ilişkin ne gibi adımlar atıldığını, ne gibi çalışmalar yapıldığını anlatayım.

Deprem oldu ve hızla olağanüstü hal ilan edildi. Mart ayında deprem bölgesindeki iller için ‘master plan’ yapmak üzere farklı mimarlar görevlendirildi. Nazım plan, Türk Planlama Mevzuatına göre planlama hiyerarşisi içinde yer almayan bir plan türüdür. Hatay’da bu planların yapılması için DB Mimarlık görevlendirildi.

Hatay, Antakya ve diğer ilçeler için master plan çalışmalarının devam ettiği süreçte şunlar yaşandı; Deprem öncesinde başlayan ve OHAL ilanıyla kesintiye uğrayan imar planlarının askıya alınma dönemleri, 3 aylık OHAL süresinin sona ermesiyle kaldığı yerden devam etti. Planların askıya alınma süreci, sanki 7 büyüklüğünün üzerinde en az üç, 5 büyüklüğünün üzerinde en az iki deprem olmamış ve sanki her gün artçı depremler oluyormuş gibi devam etti. Bu konuda meslek odalarından çok itiraz geldi, ‘burada deprem oldu, bu çalışmaları ona göre revize etmeniz lazım’ dediler. Bildiğim kadarıyla İskenderun’da bir plan dışında tüm itirazlar reddedildi ve belediye meclisleri, askıya alınan bu planları oybirliğiyle onayladı. Bir yandan da söylediğim gibi master plan çalışmaları devam ediyor. Öte yandan 5 Nisan’da ‘eski Antakya’ dediğimiz kentsel sit alanı ile kuzeyindeki arkeolojik sit alanının bir bölümünü içeren alan ‘riskli alan’ ilan edildi. 307 hektarlık bir alan. Böylece buradaki imar planı yetkisi Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na geçti. Daha sonra Kültür ve Turizm Bakanlığı ile ÇŞİDB arasında protokol imzalanarak buradaki imar planı yetkisi Kültür ve Turizm Bakanlığı’na geri verildi. Bu sürecin ardından koruma amaçlı imar planı süreci başladı. DB Mimarlık, Türkiye Tasarım Vakfı ve Kentsel Dönüşüm Merkezi (KEYM) bir savunma planı geliştirmek için bir araya geldi. Süreç halen devam ediyor ancak plan henüz askıya alınmadı.

Asi Nehri’nin doğusuna eski veya tarihi Antakya, Asi Nehri’nin batısına ise yeni Antakya diyoruz. Yeni Antakya için pek çok mimarlık ofisi devreye girdi; Yine DB Mimarlık, TTV ve KEYM’in düzenlediği bir konut alanı tasarım süreci var; Köprübaşı’ndan Valigöbeği’ne kadar olan bölgede. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, burada tasarım ve uygulama süreçlerini üstlendiğini belirterek, oradaki mülk sahiplerine aynı konutu, mümkün olduğu kadar aynı lokasyonda sunacağını açıkladı. Bu çalışmaya farklı yerel mimarlık ofislerinden oluşan kolektif bir grup katılmıştır.

Ayrıca birkaç hafta önce Ulaştırma Bakanlığı da aynı yere havalimanının yapılacağını açıklamıştı. Havaalanı hakkında ne konuştuk?

Tezer bu kareyi Ekim 2021’de Hatay Havalimanı’na inmek üzere inen uçaktan çekmişti. Havalimanının çevresi sular altındaydı.

‘Geriden gidenlerin HATAY’A DÖNMESİ İÇİN ŞARTLAR OLUŞTURULMALI’

Hatay’da çok bütünsel bir kalkınma yaklaşımı var gibi görünüyor ama bir yandan da çok modüllü bir yapı var…

Burada merkezi ve yerel düzeyde tüm kurumların birlikte çalışması, özel sektörün sürece destek vermesi, yerel halkın sürecin her aşamasına dahil edilmesinin zorunluluk haline geldiği ölçekte bir afetten bahsediyoruz. . Ancak depremin başlangıcından bu yana süreci 400’e yakın toplantı, röportaj, makale ve seminerle takip eden biri olarak şunu açıkça söyleyebilirim ki ‘bu aktörler arasında uyumlu bir çalışma süreci yok’.

Planlama dediğimiz şey mevcut durumun analizi ile bilgilendirilmelidir. Planlama sürecinde yapmamız gereken ilk şey ‘burada nasıl bir nüfus yaşıyor, (ortalama 15-20 yıl sonra) nasıl bir toplam nüfus öngörmeliyiz? sorularına cevap vermektir. Depremden önce burada yaşayanlar şimdi nerede? Mersin, Adana, Ankara, İzmir ve Antalya gibi illerde dağılmış durumdalar. Hatay’da çok azı var… Geçici barınaklarda yaşayanlar buradaki yerel halkın çok değerli bir kesimi evet ama ya gidenler… Buraya dönmek için farklı şartlara ihtiyaçları var.

Orada eski ve yeni arkadaşlarımdan aldığım bazı bilgiler var. Örneğin; Uzun Çarşı’da esnaflık yapan esnafın bir kısmı Kapalıçarşı’da çalışmaya başladı. Geri dönüş koşullarını ne belirleyecek? Bütün bunları dikkate alan bir planlama süreci olması gerekiyor. Ama şu anda böyle bir şeyden ve bütüncül bir bakış açısından bahsedemeyiz.

‘ANTAKYA’YI BİR ŞEHİR OLARAK DEĞİL ÇOK YAKIN BİR DOST OLARAK GÖRÜYORUM’

Bu noktada ‘Geri döneceğiz Hatay’ sloganı Hatay’ın geleceği hakkında ne söylüyor?

Doğru koşulları yarattığımızda fırsat bulan herkesin geri döneceğini düşünüyorum. Bu sloganı ilk gördüğümde ne hissettiğimi, ne düşündüğümü size anlatmaya çalışacağım çünkü biraz kafamı karıştırdı. Bir yandan çok heyecanlandım ama diğer yandan hiç şaşırmadım. Bu açıklama aynı zamanda Antakya ve Hatay’ın olası gelecek senaryoları konusunda da beni umutlandırdı.

Bildiğiniz gibi depremden sonra çok hareketlilik yaşandı, bunlardan birinde konuşmacı olan Murat Güvenç şu ifadeyi kullandı: “Bir şeyin değerini kaybedince anlarsınız.” Bu söz aklıma takıldı ve düşünmeye başladım. Bu ifade birçok yer için geçerli olabilir ama Hatay ve Antakya için durum farklı. Hatay halkının değerini anlaması için orayı kaybetmesine gerek yoktu. Bir örnek vereyim: Hatay dışında bir üniversitede okuyan birçok Hataylı, hayata başlamak için Hatay’a geliyor. Depremin ardından bazı Hataylılar çok zor şartlara rağmen burada yaşamaya devam etti. Evet, bazıları farklı illere gittiler ve giderken bu yazıları geride bıraktılar. Hatta bir yazıda ‘Hatay’a gitmedik, dönelim’ dediler. Bunların iyi işaretler olduğunu düşünüyorum.

Antakya’yı bir şehir olarak değil, çok yakın bir dostum olarak görüyorum. Her zaman korumak ve sahip çıkmak istediğim, her zaman tüm açıklığıyla beni kucaklayan bir dost… Depremle birlikte bu duyguda yalnız olmadığımı anladım. Bu bana çok güzel bir akrabalığı hatırlattı. Bir başka açıdan bakıldığında bu grafitileri yazanların gerçekten bir an önce geri dönmek istediklerini biliyorum. Bunu nereden biliyorum çünkü şöyle örnekler görüyorum; Yeni doğum yapmış biri ilk kez bir kap bulduğunda, tüm sıkıntılarına rağmen oraya geri döner. Bu çok değerli bir vasiyettir. ‘Biz buradayız ve burada yapılan her şey gelecek yaşamlarımızı etkileyecek, biz de bu sürecin içerisindeyiz’ anlamına geliyor.

Burada olan ve buraya dönecek olan insanlara uygun yaşam koşulları yaratmalıyız. Esnek planlama koşullarına mecburuz ve kalıcı mekansal planlama gerçekleşene kadar burada yaşamak isteyen insanların sağlıklı, hijyenik ve şehrin tüm hizmetlerinden yararlanabilmelerine olanak yaratmalıyız. Aslında ‘afet planlaması’ dediğimiz şey tam da bunları kapsıyor. Bunların depremden sonra hızlı bir şekilde yapılması gerekiyordu ama birçok açıdan hâlâ yaptığımızı söyleyemeyiz.

Öte yandan şunu da mutlaka konuşmalıyız: Deprem nedeniyle ampüte olan ve şu anda engelli olan çok sayıda insan var. Dolayısıyla ‘engelsiz şehir’in bizim için bir tercih değil zorunluluk olduğunu unutmamalıyız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu